Alevilik Ve BektaşilikAlevilik ve Bektaşilik Hakında Geniş Bilgi

ALEVİLİK VE BEKTAŞİLİK


Kim olursa olsun bir insanın Allah katında kurtulması için imanın altı şartına inanması ve Müslümanlığın şartlarından olan farzları yapıp, haramlardan kaçması gerekir. Farzlar namaz, oruç, hac ve zekâttır. Haramlar ise şirk, katl, zina, içki, kumar ve iftira gibi Allah’ın yasakladığı ve herkesçe bilinen büyük günahlardır. Bu temel kurallarla uyulmadıkça Allah sevgisi mü’mine bir fayda sağlamaz.

Bu temel Müslümanlık şartlarını yerine getirdikten sonra insan sevgisi ile hareket etmek ve tüm insanlara faydalı olmaya çalışmak, musikî ve sema ile meşgul olmak güzel bir etkinliktir. Bu etkinlikler belirleyici değil, folkloriktir. Aleviliği sema ve musikiye indirmek, insan sevgisi ile izah etmek esastan uzaklaşmak demektir.

Kalbinde Allah sevgisi yanında Allah korkusu da bulunmalıdır ki kişiyi Allah’ın yasakladığı günahlardan korusun. Allah sevgisi iddiası kişiyi haramlardan korumaz ve farzların yapılmasını sağlamaz. Aksine “Allah bizi seviyor, biz de Allah’ı seviyoruz. Bu durumda günahlar bize zarar vermez, farzların terk edilmesi de bizi günaha sokmaz” gibi yanlış bir düşünceye iter.

Kişi farzları yapıp haramlardan kaçmadıkça Allah, peygamber (asv) ve Hz. Ali (ra) sevgisi insana kim olursa olsun fayda vermez. “Ene’l-Hak” düşüncesi, “Vahdet-i Vücut” felsefesi sahih ve sağlam bir iman, sağlıklı ve mükemmel bir bilgi ile değer kazanır. Aksi takdirde insanı şirke ve küfre götürür. Hıristiyanların Hz. İsa’ya (as) olan aşırı sevgileri “Allah’ın oğlu” iddiasına kadar giderek insanın tanrılaşması gibi yanlış bir düşünceye ve şirke götürmüştür. Aynı şekilde “Ene’l-Hak” düşüncesi ve “Vahdet-i Vücut” felsefesi de sağlıklı bir şekilde ele alınmazsa “Panteizme” yani “Varlığın tanrı ile bütünleşmesi” “Tanrının varlıkta yok olması” gibi yanlış bir inanca, bu da “Tabiatçılığa” insanı götürür. Bu ise şirk ve Allah’ın inkârı anlamını taşır. İlâhî kelam olan Kur’ân-ı Kerim bu düşünceleri tamamen reddeder.

Aleviliğin Hz. Ali (ra) ve “Ehl-i Beyt” çizgisi olarak görmek doğrudur; ama eksiktir. Hz. Ali (ra) ve Ehl-i Beyt çizgisi Kur’ana ve peygamberin (asv) sünnetine uymayı ve Hz. Ali’nin kendilerine uyarak yardımcı olduğu ve “Şeyhu’l-İslamlığını” yapmış olduğu ve aldıkları kararlara uyduğu ilk üç halifeye sevgi ve saygı göstermeye bağlıdır. Bu ihmal edilirse bundan en çok Hz. Ali ve Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin (ra) incinir. Böyle birisine de “Alevi” denemez. Alevi olmak Hz. Ali’ye tam bir bağlılık ve aldıkları kararlara saygı ile takip ettiği Kur’âna ve Sünnete uyma yolu ile mümkün olabilir. Bu yapılmadan “Nefsi temizlemek ve ıslah etmek” iddiadan öte bir anlam ifade etmez.

Kalbin temiz olması imandan sonra ibadetlerin yapılmasına ve haramlardan kaçmaya bağlıdır. Nefsanî arzuların en büyüğü haramları işleme arzusu ve farzlardan kaçınma duygusudur. Kişi bunlara uymadıkça ve uygulamadıkça, farzları yapma ve haramlardan kaçma konusunda nefsine karşı koymadıkça nefsini ıslah ettiği ve kalbini temizlediği iddiası büyük bir yalandan ibaret olur. Mevlana “Kulun ibadetini zevkle yapmadıkça ve ruhunu secdeye kapanarak yüceltmedikçe bedenin kof bir çekirdekten ibaret olduğunu, içi olmayan bir cevize benzediğini” ifade etmektedir. O çekirdeğin ağaç olması ancak içini ibadetle ve secde ile doldurması ile mümkün olacağını belirtir.

Yunus Emre “Yol odur ki doğru vara. Göz odur ki Hakkı göre. Er odur ki alçak dura. Yüceden bakan göz değil” derken kulun tevazu ile Allah’ın emrine uymadıkça kurtulamayacağını ifade etmektedir.

Hacı Bektaşi Veli, “Ara ki bulasın” der. Ancak kişi neyi nerede ve nasıl arayacağını bilmesi gerekir. Tarikat yol demektir. İnsanı Allah rızasına götürür. Allah rızası ise Allah’ın emirlerini yapmak, haramlarından kaçmakla kazanılır. İ
nsan Allah rızasını arayacak ki bulsun.

Farzları yapmak ve haramlardan kaçmak “Şeriattır.” Şeriatın gereği farzları yapmak, haramlardan kaçmaktır. Bunlar yapılmadan “tarikata” geçilemeyeceği bütün İslam bilginlerinin ittifak ettiği husustur. Namaz, oruç, zekât ve hac ile beraber yedi büyük günahı terk etmeden tarikat olmayacağı genel bir kuraldır.

**
Din dediğimiz zaman bundan kastedilen insanın en yüce hedefi olan imana, ibadete, ahlaka ve sonuçta Allah rızasına ulaşmasıdır. Dindar insandan kastedilen imanlı, ahlaklı, ibadetine devam eden insan olmak ve bu durumunu ölene kadar devam ettiren kişi olarak bilinir. Bunun için her şey araç olabilir ama din bir ideal hal ve dindarlık ideal bir insan olma halidir. Bunun için din araç değildir; insan için ulaşılması gereken amaçtır. Dindar olduktan sonra istenen şey dindar kalmak, yani ihlâs ve imanda terakki ve tekâmül ederek Allah’a yakınlıkta mertebeler kazanabilmektir.

Bu bakımdan dini araç olarak görmek insanı dinden uzaklaştırır. Başka amaçlara hizmet etmek için dini bir araç olarak görme yanlışına iter. Kamil insan olmak dindar insan olmak demektir. Bu da dinin istediği farzları yapıp haramlardan kaçmaya ve bu hale ömür boyu devam etmeye bağlıdır. Dinin emirleri terk ve ihmal edilerek “İnsan-ı Kâmil” olunamaz.

Bu bakımdan farzları ihmal eden ve haramlara devam eden bir insan mü’min olarak kalıp kalmama durumunda, yani tehlikeli bir durumdadır. Böyle birisinin şeriatı aşarak tarikatı yaptığı ve kalbini temizleyerek kâmil bir insan durumuna geldiği iddiası boş bir kuruntu ve ham hayal bir avunmadan ibarettir. Şeytanın aldatması ve nefsin kişiyi yoldan çıkarması ancak bu şekilde olur. Başka şeytan insanı nasıl aldatabilir ve nefis insanı nasıl vartaya düşürebilir?

**
Yunus Emre’nin “İlim, ilim bilmektir. / İlim kendini bilmektir” ifadesi insanın yaratılış amacını bilmesi ve kâinatı yaratılış amacını kavramasını anlatan veciz bir ifadedir. Çünkü bir şeyin yaratılış amacı bilinmezse nasıl yaratıldığını bilmek bir şey ifade etmez. Bu bilgi kuru bir bilgi yığınından ibaret kalır. Mesela, kalemin nasıl yapıldığını ve hangi malzemeden yapıldığını, bu malzemelerin işleme şeklini ve değerini bilmek o kalem ile yazı yazmayı bilmedikten sonra neye yarar?

İnsan da yaratılış amacını bilmeden kendisini tanımış olmaz. Yaratılış amacı ise yüce Allah’ın buyurduğu gibi “İnsanları ve cinleri yarattım ki bana iman ederek ibadet ve itaat etsinler” (Zariyat, 56) buyurduğu gibi iman ile Allah’ı tanımak ve ibadetle itaat etmektir. İman ve itaatin ise bir araç değil amaç olduğu ve sınırının olmadığı kesindir. Dinin tamamı iman ve itaattir. Bundan dolayı bir araç değildir. İnsanı iman ve itaate sevk eden en önemli husus da insanın acizliğini, zayıflığını bilerek sonuz güç ve kudret sahibi olan Allah’a ihtiyacını bilmesidir. Kulluğun özü ve temeli budur. Bu anlaşıldığı zaman kişi kendisini tanımış ve gerçek ve doğru bilgiye ulaşmış olur. Bunun zıddı ise insanın kendisini müstağnî görerek Allah’a ihtiyacını bilmemesi, isyan etmesi ve tuğyan etmesidir. İnsan bu hali ile azar ve sapar.

**
Aleviliği Hakk’ın insanda tecellisi olarak görmek, mahlûkatın yaratılmış olması yönü ile müsavi olduğu inancında olmak şeklinde yorumlayanlar doğru bir yorum yapmışlardır; ama bunu Aleviliğe has bir durum olarak görmek yanlıştır.
Bu doğru bir düşünce sistemidir ve her mü’min bunu anlayabilir. Bu diğer ilimler gibi var olanı bilmek, var olanı bulmak ve keşfetmekten ibaret ilmî bir keyfiyettir. Her şey yüce Allah’ın eseri ve sanatıdır. Her şeyde Allah’ın ilim, irade ve kudreti tecelli ettiği gibi diğer isimleri de varlığın değerine göre tecelli eder. İnsan en değerli ve çok cami bir varlık olduğu için yüce Allah’ın bin bir ismine ayinedir. İnsan bunu bildiği ve hissettiği derecede Allah’a yakınlık kazanır. Bediüzzaman’ın ifadesi ile “Sadece insan simasında Yüce Allah’ın yetmiş ismi tecelli etmektedir.”
**
Alevilik ile ilgili çok şeyler söylenmektedir. Her önüne gelen kendi düşüncesini Alevilik olarak ortaya koymakta, çokları da gerçek Alevilik yerine kendi anlayışını Alevilik olarak ortaya sürme çabası gütmektedir. Hz. Ali (ra) “Soruya verilen cevap çoğaldıkça doğru gizlenir” demektedir. Gerçek bilgiler kaynağından alınan öz bilgilerdir. İnsanlar bilmedikleri konularda susmuş olsalardı ne sapıklık olurdu ne de dalalete düşülürdü.

**
Alevilik Nedir?

Alevilik İslam dini içinde “Ehl-i Beyt” muhabbeti üzere hareket eden Hacı Bektâş-i Veliye bağlı fıkhını Câfer-i Sadıktan alan bir tarikattır. Tarikatın esasını Hac-ı Bayram-ı Veli “Dört Kapı ve Kırk Makam” olarak belirlemiştir. Ama ne var ki Aleviler kendi kimliklerini bulabilmek için Ahmet Yesevi ve müritleri olan Yunus Emre ve Pir Sultan Abdal’a bağlı olduklarını söyleme ihtiyacı duymaktadırlar. Bazıları da işi daha ileri götürerek Mevlana’ya bağlı olduklarını da söylemektedirler. Ama bunun gerçekle bir ilgisi yoktur.

Bektaşilik ise Hacı Bektaşi Veli’ye dayanır; ancak Alevilik ile Bektaşiliği birbirinden ayırmak zordur. İnanç ve ahlak esasları bakımından aynıdır. Aralında sadece metot farklılığı olabilir. Alevi ve Bektaşi kültüründe “EDEB” esastır. Bu da E (El) B (Bel) D (Dil) olarak ifadesini bulur. Bunun için “Eline, beline ve diline sahip olmak” şeklinde özetlenir.

Aleviler Ali sevgisi bakımından Alevi, Hacı Bektaş öğretisine bağlılık yönünden de Bektaşî sayılırlar.

Nerde böyle Aleviler?
Nerede gerçek Bektaşiler?
Ortaya çıksınlar...

emre cosar Eklenti Kodu
Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !